21 Kasım 2011 Pazartesi

Dersim Felaketi Resimleri

DERSİM FELEKETİ RESİMLERİ

RESİMLER GENELKURMAY,DEVLET VE ÖZEL ARŞİVLERDEN DERLENMİŞTİR

Malesef DERSİM çokacı ve çok kötü bir gerçektir.Çaglayan gilin anılarında da belirttiği gibi bir çok cinayet işlenmiştir.
Yalnız Göz ardı edilmemesi gereken bir gerçekte Kürtler dış kaynaklı kışkırtmalar la ve başka etkilerle tek başlarıne devlet olma hayaline kapılmış ve bu hayalden hiç bir zaman vazgeçmemişlerdir.


15 Kasım 1937 :Dersim isyanı lideri Şeyh Seyit (Seyyid) Rıza ve isyana katılan 11kişi Elazığ’da idam edildiler.
“Seyit Rızayı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insanla doluymuşçasına, zazaca sessizliğe ve boşluğa haykırdı. -Evladı Kerbelayme, Bé gunayime, Ayvo Zulumo,Cinayeto.(Evlad-ı Kerbelayız, günahsısız, ayıptır, zulümdür, cinayettir.)dedi.
Benim tüylerim diken diken oldu. Bu ihtiyar ve hasta adam rap -rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu.İnfazı yaptı”


Mahkemede herkesin elinde bir kasket olması ayrıca dikkatimizi çekiyor. Bize zorla giydirilen elbiselerin sonra hayatımızın vazgeçilmez bir parçası hatta sembol haline dönüşmesi oldukça ürpertici. Bunun adı Stockholm Sendro mu oluyor?



Elazığ Mahkemesi 1937 Bu Mahkeme sadece 14 Gün sürmüştür


Şeyh Riza (ayakta sakallı) Ve diger Dersimli tutuklular Elazığ mahkemesi karşısında (22-10-1937)


Şeyh Seyit (Seyyid) Rıza idamından kısa bir süre evvel


Yeni Genel Müfettiş İzzettin Paşa kendisine Seyyid Rıza olup olmadığını sorduğunda “Ben Dersim’li Rızo’yum” dedi, “Dersim’de her meşe altında ve her dağ başında binlerce Rızo vardır. Şu halde siz hangi Seyyid Rıza’yı soruyorsunuz?”14 gün süren mahkeme sonunda ölüme mahkum oldu. 18 Kasım 1937′de, aralarında oğlunun ve kardeşinin de bulunduğu toplam 11 kişi Elazığ’ın Buğday Meydanında idam edildi.


Şeyh Seyit (Seyyid) Rıza’nın az bilinen fotoğraflarından birisi arka planda askerler gözükmekte.


Seyit Rıza tutuklandıktan sonra kendisine zorla giydirilen fötr ve ceketle “çağdaş” hali (Akşam Gazetesi 22-9-1937)
Ulemalardan ders almış, resul soyundan gelen dini bir lider olan Şeyh Seyit Rıza,
Kemalist Rejim tarafından yapılan katliama gelecek tepkileri azaltmak ve kurbanların cellatları ile değil birbirleri ile kavgalı olması gayesi ile evinde isanın parmağı ve haç bulunduğu gibi söylentileri bilinçli bir şekilde yayılmış bir gayri nizami harp unsuru olarak kullanıştır. Genel olarak Dersim katliamından Anadolu halkınında haberi olmayacaktır.Dersim haberleri o günün medyasında yer bulmamıştır.


11 Eylül 1937′de hükümet yetkilileriyle görüşmek üzere Erzincan’a giden Şeyh Seyit (Seyyid) Rıza Fırat Köprüsü üzerinde tutuklandıktan hemen sonra çekilen fotoğrafı. ( Dönemin Akşam Gazetesi 22-9-1937)


1938 Tunceli harekatında alayımızın imha ettigi Aşiretlerin sonuncusu olan (Demenan) Aşiret Reisleri ve Avenesi sığındıkları mağaradan çıkarıldıkdan sonra:
1) Tugay Komutanı
2) Alay Komutanı
3)Ben (muhtemelen bu kartta ki imzanin sahibi)
4) Doktor Vehbi
5) Aşiret Reisi Hasan Gev(HESÊ GÊWE)
6) Aşiret Reisi Hüseyin(WUŞÊN AĞA Lazê CIVRAİL AĞAY)



Yakalandıktan sonra zincire vurulmuş Dersim’liler




Agveren köyü Hozat /28.4.1938
1 Alisan Agaoglu Veli
2 Haydar Agaoglu Hasan Aga
3 Sirtikanli Mehmet
4 Sirtikanli Ahmet
5 Sirtikanli Ali


Fotoğrafın öyküsü: 14 Ağustos 1938’de Dersim’in Halvori köyünde 217 kişi ölüme götürülürken…


Şeyh Seyit (Seyyid: Resulun Soyundan Gelen) Rıza Hüseyin ve Fındık ile beraber


Dersimde Merkezi otoriteye direnen Şeyh Seyit Rızayla görüşmeye gelen Askeri Erkan.


Soldan Sağa: 1890 Şeyh Seyit Rıza (Dersim Dini Lideri İdamı:1937), Seyit Rıza’nın Babasi Seyit İbrahim,Yusuf Ağa ve Oğlu.Dersim Lideri Şeyh Seyyid Rıza


Evladı Kerbelayme, Bé gunayime, Ayvo Zulumo,Cinayeto. (Evlad-ı Kerbelayız, günahsısız, ayıptır, zulümdür, cinayettir.)


Dersim Dağlarında Askeri Karargah (1938 ) Erkanı Harbiye Dergisinden


Dersime sevkiyat nakliyesi 1938


Dersime karşı kullanılan toplar (1938)


Seyit Rıza, Dersimin Kürt lideri. Aynı zamanda Peygamber sülalesinden geliyor kendisi. Seyit Rıza’nın bir de dini vasfı var.
1. Şeyh Seyit Rıza 2.Oğlu Teslim 3.Damadı Efendi 7.8.1937

Şapka kanunu ile Anadolu’da Ulema ve yasağa direnen teba darağaçlarında birer birer sallandırılır tekke ve zaviyeler kapatılırken, Dersim Halkı Tek Parti otoritesinden tamamen bağımsız bir şekilde fes veya sarık takıyor şalvarla dolaşıyordu. Dini merkezler canlılığını aynen koruyordu. Şeyh Seyid Rıza ise adeta Rengarenk Osmanlı Adasının son kalesini savunmaktaydı.

Dersim Katliamı Ardından Sürgün edilen binlerce Dersimli aileden sadece biri


Ferhatan aşiret reislerinden Ani Hatun


İhsan Sabri Çağlayangil:
”Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti”.
Dersim'de "isyan bastırma" adına binlerce insanın katledildiği ve bunun "rejimin bekası" adına yapıldığı belirtilerek, geride hiçbir zaman unutulmayacak acılar bırakıldı


Hukukçu-yazar Hüseyin Aygün, ‘Dersim 1938 ve Zorunlu İskân’ adlı kitabında, 71 yıl sonra elde ettiği 1938 Dersim sürgünlerinin resmi belgelerini ilk defa yayınlıyor. Kitapta yer alan yüzlerce belge, ağırlıkla İskân Müdürü Dr. Reşad Tanyeri’nin resmi talimatları, sürgün listeleri, telgraflar, sürgün mektupları, hastalık ihbarnameleri, güvenlik, sağlık, nüfus, ölüm, ulaşım konularında gerçekleşmiş resmi yazışmalardan oluşuyor
Aygün'ün bu çalışması, “Dersim ‘38 Sürgünleri” üzerine bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma niteliğini taşıyor. Dersim 1938 trajedisini tüm çıplaklığı ile okurun ilgisine sunuyor.
Kitaba yazdığı önsözde Doç. Dr Mesut Yeğen, “Dersim’in önce Osmanlılaştırılması, ardından da Türkleştirilmesi yolundaki teşebbüsün yüzyıllık hikâyesini Osmanlının ve Cumhuriyetin Dersim raporları üzerinden veren Hüseyin Aygün’ün bu çalışması, bu hikâyenin son halkasını teşkil eden 1938 İsyanının ardından takip edilen devlet siyasetinin resmi dökümünü yapan kimi belgeleri de ilk kez bilgimize sunuyor. Devrin iskan müdürü Reşad Tanyeri’nin resmi yazışmalarından oluşan belgeler Dersim İsyanının karanlıkta kalmış bir yüzüne ışık tutuyor. Kitap boyunca konu edilen Dersim raporları ve son Dersim isyanının ardından gerçekleşen sürgünlere dair belgeler iki temel hususa işaret ediyor. İlk husus şu: 1937-8 Dersim İsyanı, Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine sahne olmuş gibidir. İsyan açıkça kışkırtılmış, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenler eziyete ve kıyıma maruz kalmıştır. Binlerce isyancı ve sivil vatandaş öldürülmüş, kalan on binlercesi sürgün edilmiştir. Zannımca, Dersim İsyanı esnasında gerçekleşen kıyımın hacmini en açık biçimde bir resmi belge gösteriyor. Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesince yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı meşhur kitap (Reşat Hallı, 1972), Dersim İsyanı esnasında 17 günde yapılan tarama harekatında ölü ve diri 7954 kişinin ele geçirildiğini ve 1019 silahın toplandığını rapor etmektedir. Topu topu birkaç on bin kişinin yaşadığı bir havaliden 7954 kişinin ölü ve diri ele geçirilmiş olması kadar, ele geçirilen kişilerle yakalanan silahların sayısı arasındaki bariz örtüşmezlik, isyan esnasında vuku bulan eziyetin derecesi hakkında yeterince şey söylüyor olsa gerek. Raporların ve belgelerin işaret ettiği ikinci önemli husus da şu: Dersim (ve belki Kürt) meselesinin hallinde Osmanlı ve Cumhuriyet devirleri arasında bariz bir süreklilik mevcuttur. Dersim ıslahat raporları ve Tanyeri belgeleri, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri arasında mantık, terminoloji, enstrümanlar ve failler açısından açık bir devamlılığa işaret ediyor.” diyor.


“Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır”
Üç çeyrek asırdan beri Dersimlileri yakan ateş, er geç o Cehenneme vücut verenlerin de bütün hâtıra ve itibarları ile birlikte ruhlarını da yakmadan asla sönmeyecektir, sönmemelidir.
Aygün, mâlûm sebeplerle M. Kemal’in mesuliyetini “haberdar” olmakla sınırlandırıyor
. Doğru değil; eksik ve yanlış!.. Bakanların bile müsaadesiz adım atamadıkları o devirde M. Kemal hâkim-i mutlaktır. Dersim tertibi ve tenkilinin başından beri hâkim isim ve irâdesidir. Birinci sıra yardımcısı İsmet İnönü’dür. Kendisi için “Sarhoş sofrasında devlet idare edilmez!” dediği için İnönü’yü başbakanlıktan azlettikten sonra Bayar’ı tayin etmiştir. Bayar’ın Dersim Tenkili devri onun için olup bitenleri seyretmekten ibarettir. Kurtarmaz, birinci sıra suçlulardandır; ama en azından fail-i muhtar değildir.
Devrin M. Kemal’in emrindeki yegâne partisi CHP’den haysiyetli bir insan bu zulmü yumuşak ifâdelerle dile getirince benzer bir tenkile düçâr oldu. Ulusalcı CHP’liler Aygün’ü tenkil ile yakıp Dersimlilere yeni bir korku yaşatma telâşına düşmüşler. Parti Aygün’ün “savunması”nı istiyor.
İstanbul’u işgal eden İngilizlerin baş papazının sorduğu küstahça suallere devrin ateşpâre zekâsı ve hür soluğu Bediüzzaman cevap yerine:
“Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!” diye karşı koymuştu.

En büyük katliam Dersim’de yaşanır
(Cumhuriyet dönemi Dersim raporları içinde yer alan Halis Paşa’nın ‘Dersimlilerin siyasi ve milli bir gayeleri yoktur,’ raporuna rağmen) en büyük katliam Dersim’de tegahlanır. Ne milli veya siyasi bir cemiyet veya partiye, ne de bağımsı devlet, bölgesel özerklik tipi maksat ve projelere sahip olmayan Dersimli aşiretlerin kökü kazılmak istenir. Birinci Dünya savaşında, Şeyh Sait İsyanı’’nda, Ağrı olaylarında sessiz, sakin ve tarafsız kalan Dersim, Kürt milli hareketlerine uzak durur. Nitekim hiçbir Cumhuriyet raporunda, Dersimliler ‘milli hedefler gütmek, siyasi planlar yapmak ile suçlanmaz. 1938 yılı Dersimlilerin tarihinde gerçek bir milattır. Bu tarihte büyük bir katliama uğrayan Dersimli Kırmanclar, (kitapta aynen bu şekilde yazılıyor), kafileler halinde ‘modern zorunlu iskanın’ labaratuarına sokulur. 1938 katliamı, nitelik ve nicelik olarak modern Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük kitle kırımıdır. Öldürülen insan sayısının on binlerle ifade edildiği tek hadise, ‘Dersim 1938’dir. Ne Şeyh Sait, ne de Ağrı olayında bu özellik yoktur. Üstelik Dersim’de herhangi bir isyan dahi olmaz. Öte yandan katliamın ardından sürgüne gönderilen insan sayısı da onbinlerle ifade edilir. 1938’de geniş çaplı öldürmelerden sonra, Dersim coğrafyasının önemli bir bölümü Bakanlar Kurula tarafından ‘Yasak bölgeler’ olarak ilan edilir. Bu bölgelerin insanları batıya zorunlu ikamete gönderilir.

Atatürk ve İnönü’nün imzaları var
1938’de Dersim’de uygulanan katliam ve zorunlu iskan politikalarının, idari ve yasal dayanaklarından en önemlisi, kuşkusuz ki Bakanlar Kurulu’nun4 Mayıs 1937 Kararı’dır. Atatürk ve İnönü’nün de altında imzası olan kararın verildiği 4 Mayıs 1937 tarihi, Dersimliler tarafından ‘Bir dönüm noktası’ olarak kabul edililir. Kararın 2.maddesine göre, ‘bu defa isyan etmiş olma mıntıkadaki halk toplanıp başka yer nakil olunacaktır. Şimdilik 2.000 kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır’. Karar, ‘...köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzümlu görüşmülmüştür’ sözleriyle devam eder. Cumhuriyet’in siyasetine de askeri komutan ve paşalar yön verir. Raporların tümü, ‘Umumi müfettişler, Valiler, Paşalar, Mülkiye müfettişleri tarafından hazırlanır. Koçgiri bölgesini kana boyayan Nurettin Paşa’nın damadı, General Abdullah Alpdoğan, bizzat Atatürk tarafından ‘korkomutan’ rütbesiyle Dersim-Tunceli bölgesine atanır ve bölgede en uzun süre görev yapan vali-asker olur. Bu zat, Dördüncü Umumi Müfettiş sıfatıyla ‘Koloni valisi’ yetkileriyle Dersim’de ve bölgede terör estitir, benzersiz bir katliam ve şiddet siyaseti uygular. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfetişi Kazım Orbay, Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir. Seyit Rıza idama mahkum edilir.

Dere kenarında öldürülen 37 kişi bir figan çekti ki dağ taş inledi
Dersim Dernekleri Federasyonu tarafından başlatılan ve üç yıldır süren “Dersim 1937-38 Sözlü Tarih Projesi” kapsamında bugüne kadar 250 tanıkla görüşüldü. Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’nın bazı ülkeleri de dahil toplam sekiz ülkedeki tanıklarla yapılan görüşmelerde katliama ışık tutuluyor. Bu tanıklardan ikisi asker, 5’i de evlatlık verilmiş kızlar. İki askerden biri olan Mehmet Ali Çavuş’la bu yılın Temmuz ayında yapılan görüşme kayıtlarına STAR ulaştı. Mehmet Ali Çavuş, bölüğüyle Bingöl’e gidene kadar kendilerine herhangi bir bilgi verilmediğini belirterek şunları anlatıyor: “Sabah içtimaya durduk. 1. bölüğün yüzbaşısı çıkıp, ‘Nereye gidiyoruz biliyor musunuz arkadaşlar? İçimizde bir çıban var. O çıbanı paylamaya gidiyoruz. Onlar kızılbaştır’ diye bağırdı. Köylere çıktık. 37 kişi topladık. Sabah olunca önümüze kattık ve Kutu Deresi’ne gittik. Orada makineli tüfekler mevzilenmiş. Onları götürdük, bizi geri çektiler ve ateş emri verdiler. 37 kişi bir figan çekti ki dağ taş inledi. Adamları birbirinin üstüne koyup ateşe verdiler. Nereye gittiysek ateşe verilmiş insan yığını vardı. Sabahleyin yine köylere gidiyoruz. Yığının üstünde bir çocuk. Ona kurşun gelmemiş. Başını kaldırdı. Hemen süngüyle vurup çocuğu kaldırıp yere attılar. ‘Ali’ye Hızır’a tapıyorlar’ diye diplikçe kadınlara vuruyorlardı. Bingöl diye bir yüzbaşımız vardı. Bir kocakarının ayağına diken battı. ‘Uyy’ dedi. O an anam aklıma geldi. Ağladığım gibi yüzbaşı beni gördü. Yanına çağırıp neden ağladığımı sordu, ben de ‘Anamı hatırladığımı’ söyledim. ‘Bundan sonra seni görmeyeceğim, adam toplamayacaksın” dedi. Askerle hiç çarpışmadılar ki. Silah açmadılar. Köylerden adam toplayıp getiriyor, onları öldürüyor sonra yine köylerden adam toplamaya gidiyorlardı.”

İNSANLARI FARE GİBİ ZEHİRLEDİLER
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, eski bakan İhsan Sabri Çağlayangil’le görüşmüş ve Dersim katliamına ilişkin ‘ilk ağızdan’ bilgi almıştı. Çağlayangil’le Yalova’daki evinde yapıtığı görüşmeyi kayda da almıştı. CHP lideri tarafından kayda alınan görüşmede Çağlayangil, Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu” demişti.
Yörenin doğal koşulları ve aşiret temeline dayanan toplumsal yapısı, merkezi yönetimlerin otorite kurmasını engellemişti. Cumhuriyet döneminde de bölgede egemen olan aşiret düzenini dağıtmak ve devlet gücünü yerleştirmek amacıyla bazı girişimler yapıldı.1930'ların ilk yarısında bölgede meydana gelen ayaklanmalar bastırıldıktan sonra , 1935'te 2884 sayılı Tunceli Vilayeti'nin idaresi hakkında kanun çıkarıldı. Buna göre Tunceli iline bir askeri vali atanacaktı. Aynı zamanada dördüncü genel müfettiş sıfatını alan valinin (general
Abdullah Alpdoğan) geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri ,il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye , il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi.
Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı ve hükümet otoritesi kurulamadı. Bu sırada Suriye sınırına ve sınıra yakın bölge ve illerde benzer olaylar görüldü. Hatay'a bağımsızlık tanıyan Milletler Cemiyeti kararından sonra ,TBMM'de yapılan görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa'nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli İlinde iki yıldır izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesi olduğunu belirterek,programa karşı bölgede direniş olduğunu belirtti.
Abasan aşireti reisi ve kendisine 'Dersim generali' sıfatını yakıştıran Seyit Rıza önderliğinde asker ve vergi vermek istemeyen aşiretlerce yeni bir ayaklanma patlak verdi. Ayaklanmaya Kureyşan aşireti dışında Haydaran, Yusufhan ve Demenan aşiretlerinden oluşan yaklaşık 5,000 kişilik bir ayaklanmacı grubu katıdı. Ayaklanma 20-21 mart gecesi
Harsik köprüsünün yıkılması, köprüyle Kahnut bucağı arasındaki telefon hattının kesilmesiyle başladı. Mart-Nisan 1937'de olayların genişlemesi üzerine general Abdullah Alpdoğan komutasında başlatılan askeri harekat, 13 eylül 1937'de sona erdi. Yöre halkının bir kısmı başka illere gönderildi.
Askeri harekattan sonra yapılan yargılma 15 Kasım 1937'de sona erdi. Ayaklanmanın lideri Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Ama olaylar durulmayınca 1938'de yeni bir ayaklanma çıktı. Bunun üzerine başlatılan ikinci askeri harekat sonunda Eylül 1938'de ayaklanma tamamen bastırıldı.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
İsyanın Nedenleri ve İsyan Öncesi Genel Durum
Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim Bölgesi'nde, özellikle Tanzimat'tan sonra, merkezi yönetimin güçlendirilmesi amacına yönelik düzenlemelere karşı sık sık ayaklanmalar (Dersim ayaklanmaları) çıkmıştır.. (Vikipedi)
Bölge, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla özerkliğini kaybetmiştir. Aşiretler, yönetimlerinin elinden alınmasına karşı çıkmış; vergi vermek, askere gitmek gibi çeşitli zorunlulukları ise uygun bulmamıştır.
1930'ların ilk yarısında bölgede meydana gelen ayaklanmalar bastırıldıktan sonra, 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunceli Vilayeti'nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna göre Tunceli iline bir askerî vali atanacaktı. Aynı zamanda dördüncü genel müfettiş sıfatını alan vali general Abdullah Alpdoğan geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Ayrıca Alpdoğan'ın çok sert ve otoriter biri olması da isyanı tetikledi. Düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye ve il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. (Vikipedi)
Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı ve hükûmet otoritesi kurulamadı. Bu sırada Suriye sınırına yakın bölge ve illerde de benzer olaylar görüldü. (Vikipedi) Hatay'a bağımsızlık tanıyan Milletler Cemiyeti kararından sonra, TBMM'de yapılan görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa'nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli ilinde iki yıldır izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesi olduğunu belirterek, programa karşı bölgede direniş olduğunu belirtti.
Ayaklanma, Ocakzade (Ehl-i Beyt soyundan) kökenli ve Şeyh Hasan Kürt aşiretine mensup olan Abasan Aşireti reisi Seyit Rıza önderliğinde, asker ve vergi vermek istemeyen diğer aşiretlerce de desteklenen bir grup tarafından 20-21 Mart 1937 gecesi Harçik köprüsünün yıkılması, köprüyle Kahnut Bucağı arasındaki telefon hattının kesilmesi ve bölge askeriyesine düzenlenen saldırı ile başladı. Askeriyedeki bütün askerler öldü. Askeriye yakıldı. Bunun üzerine resmen Kürt isyanı başladı. İsyan bölgenin coğrafi durumu nedeni ile büyüdü. Ayaklanmayı Kureyşan Kürt aşireti başlattı ve özellikle Demenan, Haydaran ve Yusufan Kürt aşiretlerinin katılımı ile iyice genişledi. Ayaklanmaya toplam yaklaşık 6.000 kişilik bir grup katıldı.
General Abdullah Alpdoğan düzenlediği ilk harekât büyük başarızsılkla sonuçlandı. Aşiretler ise bunun verdiği moralle tamamen silahlandı. Bu yüzden isyanı bastırmak iyice zorlaştı. Abdullah Alpdoğan yanına aldığı 20.000 asker ile bölgeye gitti fakat dağları bir türlü aşamadı. Bunun sonucunda gerekli olanın bir hava saldırısı olmasına karar verdi. Gerekli onayı alınca Sabiha Gökçen'i davet etti. Sabiha Gökçen de kabul edip Hava Kuvvetleri'nden 3 uçak filosu ile havadan saldırı gerçekleştirdi. İsyancıların saklandıkları en büyük yer olan Laş mevkiini yerle bir etti. (Vikipedi)
Yapılan harekât başarı verince, askerler bölgeye girmeyi başardı. Bunun üzerine Seyit Rıza, bölge halkına zarar gelmesin diye Haydaran, Kureyşan, Demenan, Yusufan, Kırgan Kürt aşiretleri reisi ile birlikte teslim oldu ve harekât, 13 Eylül 1937'de sona erdi. Ayaklanmayı bastıran bu askeri harekât, Dersim Harekâtı olarak adlandırılır.
Askeri harekâttan sonra yapılan yargılama 15 Kasım 1937'de sona erdi. Ayaklanmanın lideri Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda Kürt ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak olaylar durulmadı ve 1938'de Kureyşan Kürt aşireti intikam için diğer Kürt aşiretlerini silahlanmaya davet etti ve ikinci Kürt isyanı başladı. Bunun üzerine başlatılan ikinci askeri harekât ile Eylül 1938'de ayaklanma tamamen bastırıldı. Direniş amacıyla kırsal alanda kalanların direnişi ise 1948'e kadar sürmüştür.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Dersim, Seyit Rıza İsyanı (1937)
İngilizler Lozan Konferansı’nda Türklerden koparamadıkları avantajlara, Anadolu millet mayasında yer alan Kürtler ve Aleviler tarafından isyan çıkartılarak ulaşmak istiyordu. Arabistan'da Emir Hüseyin'in isyan etmesi İngiliz Binbaşısı Yahudi asıllı Lawrens’in propaganda ve para yardımı bu amacı güdüyordu.
Daha önce Dersim'in etrafında irili ufaklı birçok Kürt isyanı çıkartılmışsa da; bu hassas bölge, büyük bir isyan için hazırlanıp bekletiliyordu. Kürt Lawrens’i ismiyle anılan İngiliz Binbaşısı Edward Noel Dersim’de her çareye başvurarak isyana altyapı oluşturuyordu. Bu sebeple doğu illerimiz özellikle Tunceli bölgesi için için kaynıyor patlayacak bir bomba halini alıyordu. Binbaşı Edward Noel’in aynen Lawrens gibi, aslen Yahudi olup, İngiliz ordu istihbaratında görevli ve İsrail’in kuruluşuna gönül vermiş çok etkili bir Siyonist ajan olduğu biliniyordu.
İngilizler tarafından Atatürk’e karşı büyük isyan sahası olarak Dersim seçiliyordu. Dersim, Bingöl, Tunceli, Erzincan, Malatya ve Elazığ'ın bazı bölgelerini kapsıyordu. Dersim'de arazi dağlarla kaplı ve haşindi. Osmanlı Devleti zamanında yol yapılmadığı için çetin doğa şartlarıyla baş başa kalmıştı. Okuma ve yazma hemen hemen yoktu ve medeniyetin nimetlerinden mahrumdu.
Dersim'de cahil halk bulabildiği araziyi işleyerek yıllık nafakasını temine çalışıyordu. Üstelik toprak kıt ve verimsizdi. Bu durum asırlardan beri devam etmiş ve büyük mera sahibi ağaların hükümranlığı altına girmişlerdi. Ağalar veya aşiret reisleri bölgeyi parsellemişlerdi ve her biri bir derebeyi gibiydi. Okullar açılmadığı için halk cahildi. Şeyhler, dedeler bölgede istedikleri gibi hüküm sürüyorlardı. Dersim dedeleri askere de gitmiyorlardı. Geniş meraları ve hayvan sürüleri olmasına rağmen, devlete hiçbir şekilde vergi de vermiyorlardı. Bazı dedelerin en büyük silahları, İslam dini ve Ehli Beyt sevgisi temelli saf Alevilik mezhebine mensup kesimleri istismar ederek devlete karşı kışkırtmak ve kendi sömürü düzenlerini korumaktı. İslam dinini ve Alevilik mezhebini saptırarak asırlarca emelleri doğrultusunda kullanmışlardı. Bu suretle doğu illerimizde ölen dedelerin ve şeyhlerin türbelerinin çokluğundan geçilemiyordu. Dersim civarında irili ufaklı 43 adet Kürt isyanı meydana gelmişti. İlk büyük isyan 1926 tarihinde Şeyh Sait İsyanıdır. İkincisi 1926 yılında başlayıp 1930 yılına kadar süren ve üç safhada cereyan eden Ağrı İsyanıdır. Ağrı İsyanı, Orgeneral Salih Omurtak tarafından bastırılmıştı. Bu suretle doğu illerimizde kısmi de olsa bir huzur ve sükûnet başlamıştı.
Dersim bölgesinde üçüncü bir Kürt isyanı İngiliz Yahudilerinin kışkırttığı Şeyh Rıza’nın yaptığı isyandır. Şeyh Sait isyanından sonra Dersim'de Hasanlar Aşireti'nin Abasan kolundan Seyit Rıza'nın nüfuzu bölgede günden güne artmaya başlamıştı. Dersim halkı öteden beri Seyit Rıza'ya bağlıydı.
Bu bağlılık; çaresizlik, sahipsizlik ve fakirlikten kaynaklanıyordu. Yıllar boyu cahil ve sefil bırakılan Dersim halkı, sığınacak bir devlet kucağı bulamıyordu. Ermenistan ve Kürdistan kurdurma hayaliyle Ermenileri ve bazı Kürt liderleri sürekli kışkırtıp, önce Osmanlı Devletine sonra Türkiye Cumhuriyetine karşı kullanan İngiliz ve ABD Yahudileri, bölgeye kendi kontrollerindeki Irak, İran ve Ermenistan üzerinden korkunç boyutlarda silah ve mühimmat yığıyordu. Yoksa, yiyecek ekmek bulmakta zorlanan yöre halkının bu silahları satın alacak parası elbette yoktu. Üstelik Cumhuriyet Hükümetlerinde üst seviyede yetkili bazı Yahudi ve Ermeni asıllı hainlerin, bazı rütbeli askerlerin ve Mason kişilerin, bu silah ve mühimmat temini ve sevki işine aracılık ettikleri de söyleniyordu. Yaklaşık 50 bin silahtan bahsediliyordu. Bunların bir kısmına vakıf olan Atatürk’ün, bazılarının görev yerlerini değiştirdiği, ama dengeleri korumak mecburiyetiyle, bir kısmına da ilişemediği biliniyordu. Çünkü, haydi paranız olsa bile, o çapta ve çoğunlukta silahların komşu ülkeler üzerinden alınıp Dersim’e ve belirlenen adreslere ulaştırılması mutlaka “iç bağlantıları” gerektiriyordu. Böylece Mustafa Kemal’in nasıl bir “düşman çemberi ve içte hainler şebekesiyle” boğuşmak zorunda olduğu ortaya çıkıyordu.
Derebeyi aşiret reisleri ve İngiliz Binbaşı Yahudi Edward Noel’in para ve makam vaadiyle kandırdığı bazı “dede”lerin besledikleri silahlı çeteler, halka da zulüm yapıyor, soyup soğan’a çeviriyordu.
Malını, ırzını ve canını kurtarmak korkusuyla Dersim halkı da, mecburen bunlara boyun eğiyor ve taraf gibi görünüyordu. Ve zaten başka hiçbir seçeneği de yoktu.
Alevi dedelerinin birçoğu da bu dış destekli isyan hazırlığına ve silahlı çete güruhuna hoş bakmıyor, felaketle sonuçlanacağını seziyor, ama karşı duracak bir imkânları da maalesef bulunmuyordu. Yani Dersim olayı, zannedildiği gibi “Alevilerin Sunilere veya Devlete karşı bir isyanı”, ya da “yöre halkının Cumhuriyete yönelik bir başkaldırısı” olmuyordu. Tam aksine, dış güçlerce, Mustafa Kemal’i başarısız kılmak ve Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için, kandırılıp kiralanmış veya kasıtlı olarak taciz edilip kışkırtılmış bazı aşiret reislerinin ve bir kısım dedelerin başlattığı “Kendi derebeyliklerini koruma” kavgasıydı.
Dersim Seyit Rıza İsyanı, Mustafa Kemal’in hastalığının arttığı bir sürece rastlıyor, İsmet İnönü Hükümeti döneminde başlayan isyanlar, Celal Bayar Hükümetince bastırılıyordu.
Atatürk, dış kaynaklı bu tür isyanların bir tanesinin bile başarılı olması halinde, çorap söküğü gibi diğerlerinin devreye sokulacağını ve Türkiye Cumhuriyetinin yıkılacağını biliyor ve bu yüzden gerekli bütün tedbirlerin alınmasını istiyordu. Genç Cumhuriyetimizin başarı ve bekası, Aziz Milletimizin birlik ve bağımsızlığı için bu tedbirler kaçınılmazdı. Ama Dersim çok zor coğrafyada ve oldukça ıssız ve bakımsız bir ortamda sivil ve masum halkın; bu isyanı bastırma harekâtından tamamen zararsız kurtarılmaları da neredeyse imkânsızdı.
Büyük orman felaketlerinde yaşla kurunun birlikte yanması gibi, böylesi olayların en az zayiatla atlatılması da oldukça zorlaşmaktaydı.
Ve hele, yalçın ve yüksek kayalıklardan, gizli ve kuytu mağaralardan, çok iyi nişancı olan isyancıların; arkadaşlarını, komutanlarını ve yüzlerce eratını avlayıp öldürmeleri üzerine psikolojileri iyice bozulan bazı subayların, yöre halkıyla isyancıları biribirine karıştırmaları, hatta bunlardan ön yargılı ve vicdansız takımının, kontrol dışı uygulamalarla katliama kalkışmaları, bu olayları fecaat ve felaket boyutuna taşımıştı.Evet, İsyancıların elebaşları tamamen dış bağlantılıydı ve iyice azıtmıştı.Halk, çaresiz, sahipsiz, bakımsız ve korumasızdı.
Atatürk ise; ülkemizi, Cumhuriyetimizi ve geleceğimizi kurtarma adına bu isyanları mutlaka sindirmek ve üzerine gitmek zorundaydı.
Bu nedenle tarihi facialar ve acılar, o günün şartları, ihtiyaçları ve tarafların amaçları hesaba katılarak değerlendirilmek durumundaydı. Bu gibi olayları duygusallıkla veya siyasi rant amacıyla kaşımak elbette yanlıştı ve yararsızdı.
Dersim isyanında Ermeni dönmelerinin rolü:
İttihat ve Terakki döneminde kışkırtılan ve yüzlerine gözlerine bulaştırılan Ermeni hadiseleri ve Tehciri sırasında Dersim’in bazı verimli bölgelerinde ve Elazığ, Bingöl, Malatya, Sivas ve Erzincan’ın buraya yakın yörelerinde, Çarsancak, Peri, Pertek, Hozat ve Çemişgezek’te yerleşik bulunan Ermenilerin önemli bir kısmı, Türkiye’den gitmek yerine Alevi görünerek, hatta bazıları “dede-seyyit” kisvesine bürünerek halkın arasına karışmışlardı. Bunun gibi Sünni kesimlere sızanlar da vardı. Hatta Ermenilikten Aleviliğe geçen sonra da gelip Elazığ’a yerleşen ve Sünni bir tarikata intisap edip şeyhlik yürütenlere bile rastlanırdı.
Bunların çoğu zaten asırlardır iç içe oldukları “Zazaca”yı da öğrenip konuşmaktaydı. Dersim Harekâtına Türk askeri safında bizzat katılan; hayatını kurtardığı nice Alevi gençler, çocuklar ve aileler tarafından ömür boyu kendisine minnet duyulan ve saygıyla hatırlanan büyük teyzemin kocası, Elazığ Özel İdare Dairesinden emekli Harputlu Hacı Ali Çanakçı Dayımız bu acı gerçeklerle ilgili bizlere çok çarpıcı bilgiler ve anılar aktarmıştı.
Daha önce ticari veya dini maksatlı olarak Harput ve Elazığ’a sıkça gelip gittiklerinden yakinen tanınan bazı ileri gelen Ermeni simaların Dersim harekâtı sırasında “çete reisi” veya “Alevi dedesi” rolüyle ele geçenlere çok benzemeleri tanıyanları şaşkınlığa uğrattığı, ama bunu kimseye inandıramadıkları konuşulmaktaydı. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halacoğlu “Tehcir sürecinde Ermenilerin bir bölümünün Aleviliğe geçerek bölgede kaldıkları yolunda ellerine resmi ve ciddi belgeler olduğu” yolunda açıklamalar yapmıştı.
İşte, uzun zaman horlanıp dışlanan Alevi toplumunu ve özellikle bazı ağa ve dede takımını, Türkiye Cumhuriyetine ve Mustafa Kemal’e karşı sinsice ve sistemli şekilde kışkırtan ve İngiliz casusu Yahudi Edward Noel gibilerle asıl irtibat ve işbirliğini sağlayan bu Pakradun Ermeni dönmeleri olmaktaydı…
Hatta İttihatçı Masonlarla işbirliği yapan ve Ermeni tehcirinden sonra onların ve sahipsiz halkın bütün arazilerine el koyup, Cumhuriyet döneminde de, Elazığ ve civar bölgelerde derebeylik süren ve ne hikmetse hepsi genellikle biribiriyle kız alıp veren bu zalim-zorba takımının da Pakradun (Yahudi asıllı Ermeni dönmesi) oldukları anlaşılmaktaydı.
Yerli Alevi halkının ise, ne sığınıp güven duyacakları bir devlet otoritesi, ne de kaçıp kurtulacakları başka bir çareleri bulunmamaktaydı. Kışkırtılıp ayaklanan derebeylerinin silahlı çetelerine taraf görünmek dışında bir seçenekleri kalmamıştı. Ve maalesef felaketin en ağır faturası da onlara çıkacaktı.
1926 yılında bölgede teftiş yapan mülkiye müfettişi Hamdi Bey'in Dersim hakkında hazırladığı rapor çok kıymetliydi. Bu rapor Seyit Rıza’nın nüfuzunun her gün daha fazla arttığını cehalet, geçim darlığı, iç ve dış aldatmalar bölgede hakim bulunduğundan halkın esir gibi dedelik istismarı ve ağalarca insafsızca kullanıldığını belirtiyordu.
Dersimliler arasında Alevi Sünni ayrımı bazı odaklarca kasıtlı ve planlı olarak kışkırtılmış ve onarılmaz yaralar açılmıştı. Bu sebeplerin sonucunda, halk malını ve canını muhafaza için silâhlanmaya zorlanmıştı. Artık Dersim bir eşkıyalık yuvası halini almıştı. Dersim çeteleri komşu şehir ve kasabaları basarak soymaya ve korku salmaya başlamıştı.
Seyit Rıza'nın hareketini günü gününe takip eden Atatürk ve İnönü Hükümeti, Dersim halkının civar illerde yaptığı eşkıyalığı önlemek üzere tedbirler araştırmaya başladı. Bir evvelki Şeyh Sait İsyanı'ndan da büyük dersler alınmıştı.
Meydana gelecek bir kurt isyanının kısa sürede bastırılması için isyan bölgesine askeri birliklerin hızla intikal ettirilmesine çalışılmaktaydı. Cumhuriyetin başından beri devlet demir yolları yapım politikası ana hedef olarak saptanmıştı. Bu sebeple Dersim kuzeyden Sivas-Erzurum, güneyden Malatya-Diyarbakır demiryollarının yapılması ile emniyet altına alınmıştı.
Merkeziyetçilikten uzaklaştırılarak bölgede Genel Müfettişlikler kurulmaya başlandı. Bu teşkilât bir çeşit Bölge Valiliği durumundaydı.
İlk kurulan Genel Müfettişlik 1927'de Diyarbakır'da kuruldu. Elazığ, Hakkâri, Siirt, Bitlis bu müfettişliğe bağlandı.
İkinci Genel Müfettişlik Çanakkale'de 1934 yılında kuruldu. Çanakkale, Kırklareli ve Edirne illeri bağlandı.
Üçüncü Gene! Müfettişlik 1935'de kuruldu. Erzincan, Kars, Artvin, Trabzon ve Erzurum illeri bağlandı.
Dördüncü Genel Müfettişlik 1936'da kuruldu. Yetki alanı Dersim, Tunceli ve Bingöl civarıydı. Bu dördüncü Genel Müfettişliğin Özelliği; sivil ve askeri otorite birleştirilerek, genel müfettiş olarak da Abdullah Alpdoğan Paşa atandı.
Güneydoğu Anadolu'ya atanan valiler bölgenin kalkınma ve isyan etmemesi için çeşitli tedbirler öneriyorlardı,
Elazığ Valisi ve Tarihçi Murat Bardakçı’nın dedesi Cemal Bardakçı teklif olarak:
1- Dersim'de yol bulunmadığından derhal karayollarının yapılmasını,
2- Bölgede okullar açılarak halkın okuryazar duruma getirilmesinin sağlanmasını,
3- Bayındırlık hizmetlerinin başlatılmasını,
4- Nüfuzu artan Seyit Rıza’nın ve diğer tehlikeli şahısların Elazığ’a mecburi iskâna tabi tutulmasını önermişti:
Genel Müfettiş İbrahim Tali Bey ise:Dersim'in askeri birliklerce ablukaya alınmasını,
Hırsızlık ve şekavet yapanların uzaklaştırılmasını,Dersim'de kuvvetli askeri birliklerin bulundurulmasını,
Halkın evinde saklı olan silâhların toplanılmasını,Seyid, reis, ağa ve halifelerin bölgeden uzaklaştırıp batı illerine yerleştirilmesini istemişti.Dersim'in durumu Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından da takip edilerek;
a) Silâhların toplanılması,b) Okulların açılarak Türkçe eğitim yapılıp Türk dilinin yaygınlaşmasını
c) Askeri bir dağ livasının Dersim’e taşınmasını
d) Ağa, şeyh vs.'nin batı illerine nakledilip ve arazilerinin halka dağıtılmasını,
e) Yerli memurların batıya nakledilmesi ve yerlerine batıdan en iyi kıymetli memurların getirilerek görev yapmasını tavsiye etmişti.
Yukarıda öngörülen tedbirler içişleri bakanı Şükrü Kaya tarafından titizlikle üzerinde durularak gerekli tedbirler alındı. Günlük istihbarat bilgileri Başbakan İsmet İnönü Paşaya ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya hızla ulaştırılmaktaydı.
İçişleri bakanlığı ilk tedbir olarak 2510 sayılı iskân kanununu çıkardı. Bu kanunla isyan sahasından alınarak başka yerlere nakledilecek kimselerin işleri bu kanun dahilinde yapılması sağlanıyordu. Kısaca isyan edenler batı illerine nakledilip dağıtılacaktı.
İskân kanunu, aynı zamanda bir toprak reformu kanunuydu. Bazı maddelere Tarım bakanlığı ve Danıştay'ca itiraz sonucu yürürlüğe girmediğini görmekteyiz. Ta 1945 yılında 4753 sayılı toprak kanunu çıkartılana kadar.
2576 sayılı kanunla gizli nüfusların sayımı, doğan ve ölenlerin nüfus idarelerine bildirilmesi hususunun şahıslar ve muhtarlar tarafından bildirilmesi, bildirilmeyenlere ceza verilmesini getirdi. Ayrıca 1934 yılında çıkarılan soyadı kanunu ile Şeyh, Hazret, Seyid, Paşa, Ağa gibi unvanların kaldırılması ağalığı kısmen köreltti. Yine aynı yıl çıkartılan kıyafet kanununda halkı sömüren ağa ve şeyh vs.'nin silahları bu suretle ellerinden alınmış oldu. 1935 yılında Tunceli ilinin idaresi hakkındaki kanunla askeri vali göreve başladı.
Dersim'deki 91 Kürt aşiret reisi bütün bölgeyi parselleyerek hükmediyorlardı. Şeyh Rıza kendisine yakın bildiği aşiret reislerini kandırarak ve çok güçlü dış destekler sayesinde başaracaklarına inandırarak, bazılarını ise zorla korkutarak isyanı başlattı. İsyan sebebi olarak da Türk Hükümeti tarafından Dersim'de kurulacak asayiş karakollarının kurulmasını gösteriyor ve devletin hakimiyeti altına girmek istemiyordu.
Çünkü bu karakollar sayesinde hırsızlık, talan ve eşkıyalık yapamayacaklarından, menfaatleri ve derebeylikleri son bulacaktı.
İsyan bölgesi Zaldağı-Darboğaz-Dajik-Munzur'un doğusu ile Karacakalen bölgesini kapsıyordu. Şeyh Rıza'nın milisleri Kahmutla-Pah arasındaki Darboğaz köprüsünü yakarak Jandarma kuvvetlerine saldırdı. İsyana Bahtiyar, Yukarı Abbas, Haydaran, Şamuşağı, Kalan, Kureyşan, Yusufhan Aşiretleri katıldı, l'nci Dersim harekâtı 22 Ekim 1937 günü bitti. 2'nci Dersim harekâtı 1 Haziran 1937 günü başladı. Bölgede eşkıyalık ve talana kesin son vermek gayesiyle yapıldı. Halk ve askerler büyük zararlara uğradı. Dersim milisleri aileleriyle beraber Munzur etrafındaki mağaralara girerek Türk askerlerine mermi yağdırmaları, askerinde karşı tedbirlere mecbur kalması, maalesef çok can kaybına yol açmıştı. Bu harekât da 7 Ağustos 1938 günü Şeyh Rıza'nın teslim olması ile sonuçlandı.. 2'nci Dersim harekâtına ilk kadın ve savaş pilotumuz rahmetli Sabiha Gökçen de uçağıyla iştirak ederek başarılı hizmetlerde bulunmuştu. Harekâta iştirak eden Alevi Kürt milis kuvvetleri 6000 kişi olarak tahmin edilmişti. 2'nci Dersim harekâtının bitmesine müteakip derhâl iskân bölgesinde 347 aileden 3400 kişi Kırklareli, Tekirdağ, Balıkesir, Manisa ve Çorum illerine nakledilmişti. Bu suretle Kürt vatandaşlarımız da muhite uyum sağlamışlar 1952 yılına kadar huzur içinde yaşamışlardı. Ancak 1950 yılında Demokrat Parti'nin iktidar olması ile beraber batıya taşınan kimseler (menkul eşhas)'in memleketlerine dönmesi için 5098 sayılı kanun çıkartıldı. Bu kanundan istifade eden şahıslar bulundukları yerlerdeki kendilerine devletçe verilen arazi ve tarım gereçlerini satıp kanunun verdiği haktan yararlanarak sülisen tren ücretiyle Dersim’e dönmeye başlamıştı. Bu suretle, belki iyi niyetli bazı planlar ve sarf olunan paralar boşa çıkmıştı.”[2]
Sonuç:
Dersim İsyanını bastırma ve bölgede asayişi ve devlet otoritesini sağlama talimatlarını bizzat veren ve titizlikle takip eden, dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’di. Bunu herkes bilmekteydi ve bütün aksi iddialar temelsiz ve geçersizdir.
Ama, şu da bir gerçek ki, Tunceli halkının ve Alevi vatandaşlarımızın hemen hepsi hararetli Atatürkçülerdir..
Ve yine, Dersim harekâtını bizzat yürüten ve tüm sorumlulukları yüklenen hem İsmet İnönü hem de Celal Bayar Hükümetleri CHP’liydi. Hatta İnönü’nün Atatürk tarafından başbakanlıktan alınma sebeplerinden birisi de, Dersim ve benzerleriyle ilgili yeterli ve gerekli teşebbüslere girişmemesiydi.
Ama, aynı zamanda o günden bu güne Alevi kardeşlerimiz genellikle; sürekli ve içtenlikli olarak CHP’yi desteklemektedir..
Peki, o zaman Sn. Onur Öymen’in, amacından saptırılan ve kasıtlı olarak çarpıtılan hatırlatmalarına bu denli tepkinin sebebi neydi?
Alevi kardeşlerimiz:
“Bunlar Atatürkçülüğü de, CHP’yi de, bazı sol ve sosyalist örgütleri de sadece bir basamak ve araç olarak kullanmaktadır. Asıl amaçları; Dersim olaylarının intikamını almak ve Türkiye Cumhuriyetine darbe vuracakları imkân ve fırsatı yakalamaktır” iddialarının birer dayanaksız iftira ve haksız isnat olduğunu gösterecek tavırlar sergilemeliydi. Çünkü ülkemizde barış ve huzuru sağlamak, devletimizi ve cumhuriyetimizi korumak için hepimize çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Artık çelişkili ve şüphe çekici tavır ve tutumlardan vazgeçilmelidir. Bölücü PKK ve yandaşlarının ekmeğine asla yağ sürülmemelidir.
UÇAN Blogları

Dikkat!
Görüntü ve Bilgiler Alıntıdır Telif Hakkı İle Korunuyor Olabilirler.

Hiç yorum yok: